Gözetmen'in Kael'i götürmesinin üzerinden sanırım birkaç saat geçti. "Sanırım" diyorum çünkü burada zaman kavramı olmadığı için tahmin yürütmek imkansızdı.
Lobinin ortasındaki çiftli koltukta, her zamanki umursamazlığıyla boylu boyunca Damian uzanıyordu. Amber, az ileride Bay Şapka ile neşeli bir sohbetin ortasındaydı. Ben ise Damian'ın ayakucundaki tekli koltuğa tünemiş, havada süzülen dijital sistem panelimi kurcalıyordum.
Sağ elimin işaret parmağıyla ekranı kaydırıyordum. Aslında bildiğimiz bir rol yapma oyunu arayüzünden farksızdı. İçerisinde envanterimiz, kişisel profilimiz, sağlık durumumuz ve arkadaşlık listemiz bulunuyordu.
Daha önce merak edip de arkadaşlık listesinden Damian'ın profiline girmemiştim. Parmağımı isminin üzerine dokundurduğumda saydam bir pencere açıldı.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Oyuncu: Damian
Cinsiyet: Erkek
Yaş: 26
Zihinsel Durum: Kritik Seviye!
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Gözlerimi ekrandan ayırıp sağ koluyla yüzünü kapatmış olan Damian’a diktim. "Kritik Seviye" yazısı içime tuhaf bir huzursuzluk düşürmüş, anlık olarak karnıma keskin bir ağrı saplamıştı.
“Damian?”
Hiçbir tepki vermedi. Kılını bile kıpırdatmıyordu. Sesimi biraz daha yükselttim: “Damian?”
Uyuyor muydu, yoksa beni görmezden mi geliyordu?
Ayağa kalktığım an dijital sistem paneli havada eriyip yok oldu. İki hızlı adımla koltuğunun önüne geçip biraz aşağı eğildim. “İyi misin?”
Yüzünü örten kolunu kenara çekmek için elimi uzattım ama dokunamadan parmaklarım havada asılı kaldı. Çünkü ben daha temas bile etmeden kolunu aniden indirdi ve doğrudan suratıma baktı.
Fakat bu, bildiğimiz o sinir bozucu, alaycı sırıtmalarıyla gezinen Damian kesinlikle değildi. Bakışları bomboş ve ürkütücü derecede soğuktu. Kael saçımı okşadığında ses çıkarmayıp, kendisi okşamaya kalktığında gösterdiğim o sert tepkiye feci halde kırılmış ve bilenmişti.
“Damian, iyi misi—”
“Çok konuşuyorsun, siktir git başımdan.”
Sözümü bıçak gibi kesip kafasını hızla diğer tarafa çevirdi. Sırtını bana dönüp gözlerini tekrar kapattı. Mesajı gayet net bir şekilde almıştım: Benimle hiçbir şekilde iletişim kurmak istemiyordu.
Geriye doğru bocalayarak bir adım attım. Tam ne yapacağımı bilemeyip dikilmeye devam ederken, lobinin atmosferi aniden değişti.
Floresanların cızırtısı bir anlığına kesildi. Resepsiyon masasının hemen yanında beliren bir ışık huzmesiyle birlikte Gözetmen ortaya çıktı. Fakat tavırlarında gözle görülür bir farklılık vardı; Kael gittikten sonra o eski, yarı alaycı, yarı mesafeli havasından sıyrılmış gibiydi. Işık halkası daha stabil ve sakindi.
Gözetmen, iki elini göğsünün önünde birleştirip o her zamanki boğuk sesiyle konuştu: "Açlık ve zihinsel tükeniş, bu kulede bir savaşçının başına gelebilecek en kalleş düşmandır. 1. Kat'a geçmeden önce depolarınızı doldurmanız gerekiyor."
Amber sohbeti kesip kedi kulaklarını dikti. "Yemek mi? Burada yemek de mi var?"
"Elbette," dedi Gözetmen. "Sistem mağazasından istediğiniz gıdayı seçebilirsiniz. Ancak normal şartlarda bunun için kat puanı harcamanız gerekir. Bu seferlik... Benden olsun."
Şak! Şak!
Gözetmen iki kez el çırptı.
O an, Bay Şapka'nın üzerinde oturduğu resepsiyon masası ahşap bir gürültüyle parçalara ayrılarak yerin dibine battı. Yerine, lobinin tam ortasında, üzeri şık bir örtüyle kaplanmış, devasa ve görkemli bir yemek masası yükseldi.
Aynı anda hepimizin önünde yeni bir sistem paneli belirdi.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Sistem Mağazası: Yemekler & İçecekler
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Amber panelde parmağını gezdirirken gözleri parladı. "İnanılmaz! Somon ızgara var, ton balıklı suşi var... Hatta üzerine sütlü tatlı bile alabiliyorum!" Parmağını ekrana defalarca vurdu ve masanın üzerinde anında dumanı tüten, nefis kokulu bir somon tabağı belirdi. Amber bir kedi edasıyla kokuyu içine çekip hemen sandalyesini çekip oturdu.
Bay Şapka bile şapkasının üzerindeki sarı gözü devirerek kendi panelinden koca bir fincan tütsülenmiş özel çay ve yanında küçük çikolatalı bisküviler seçti. "Çay saati hiç bitmemeli," diye mırıldandı keyifle.
Ben de paneli açtım. İştahım pek yoktu ama önümüzdeki katta başımıza ne geleceğini bilmediğim için enerjiye ihtiyacım vardı. Sadece buharı tüten sıcak bir domates çorbası ve biraz taze ekmek seçtim. Seçimim masada belirdiğinde Amber çoktan balığına gömülmüştü bile.
Gözetmen, masaya hiç yanaşmayan, koltukta sırtı dönük yatmaya devam eden Damian'a doğru kafasını çevirdi.
"Damian?" diye sordu, sesi sorgulayıcıydı.
Damian yerinden bile kıpırdamadan, soğuk bir tonla mırıldandı: "Ben yemek istemiyorum. Zıkkımlanın siz."
Gözetmen hafifçe öne doğru eğildi. Yüzü olmayan başından çıkan o hafif kırmızımsı ışık ritmik olarak parıldadı.
"Senin fikrini sormadım, çocuk," dedi Gözetmen. "Zihinsel durumun 'Kritik' eşiğinde. Bir sonraki katta bilincini kaybedip arkadaşlarına yük olmana izin veremem."
Gözetmen tek parmağını şıklattı.
Damian aniden gözlerini açıp küfür ederek koltuktan fırladı çünkü masanın başında, benim tam karşımdaki sandalyede ışınlanmış olarak oturuyordu. Önünde ise devasa bir porsiyon, üzeri cızırdayan tereyağlı biftek ve büyük bir bardak soğuk su duruyordu.
"Bana bak, cadılar kostümü kılıklı şey..." dedi Damian dişlerinin arasından, gözlerinde tehlikeli alevler çakarak. "Beni bir daha iradem dışında bir yere ışınlarsan, o takımları tutuştururum!"
Gözetmen hiç oralı olmadı. "Çatala bas. Yemeğini ye. 1. Kat'ın kapısı açıldığında arkamızda bir ceset taşımak istemiyorum."
Damian bir şey demedi. Yemedi de. Sadece bifteğine bakıyordu, gözleri tamamen boştu.
Domates çorbamdan bir kaşık daldırdım, ardından tabağın kenarına sıyırıp Damian'a doğru uzattım. Sanırım... Ona gerçekten de biraz fazla sert davranıyordum.
“Tatmak ister misin, Damian?”
Damian, gözlerini bifteğinden ayırmadan, “Hayır,” dedi kestirip atarak.
“Böyle yapmaya devam edersen bir sonraki katta işimiz çok zor Damian!” dedi Bay Şapka, ses tonuna birazcık alaycılık katmaya çalışarak.
Damian sonunda gözlerini bifteğinden çekti ve masadaki herkesi tek tek süzdü. “Aç değilim dedim.”
“Hayır,” dedi Amber, “açsın.”
“Sen benim yerime karar mı veriyorsun?” diyerek sesini yükseltti Damian. Alnında beliren damarlardan gerçekten sınıra dayandığı anlaşılıyordu.
“Hayır, sadece bir arkadaşımın iyi olmasını istiyorum,” dedi Amber, sütlü tatlısından bir kaşık daha alırken.
Damian ellerini yumruk yapıp masaya öyle bir vurdu ki porselenler çınladı. “Sizinle aynı oyunu oynamak istemiyorum!” diyerek resmen aramıza devasa bir duvar ördü.
“Damian.”
Damian kafasını Gözetmen'e doğru çevirdi. Gözleri nefretle doluydu.
“Sesini yükseltme.”
“Yoksa ne olur ha? Beni öldürür müsün?” diyerek acı bir şekilde gülmeye başladı Damian. “Zaten ben burada bulunmayı hiçbir zaman istemedim!” diye bağırdı. “Sen beni zorla buraya getirdin!”
Damian'ın öfke patlamasından sonra birkaç saniye boyunca çıt çıkmadı. Tavandaki sarı floresanın cızırtısı dışında kimseden ses gelmiyordu.
Gözetmen, bakışlarını Damian'dan çekmedi —ya da çekmemiş gibi duruyordu, zira bir yüzü yoktu!—
“Babanın seni sevmeme sebebi de belki buydu,” dedi Gözetmen soğukça. “Hiçbir zaman kimseyi dinlemiyorsun.” Başının etrafındaki ışık halkası incelmiş, tehlikeli bir kırmızıya bürünmüştü.
Gözlerimi Damian'a çevirdiğim an... Yüzünü simsiyah damarların kapladığını, titrek nefesler vererek Gözetmen'e baktığını gördüm.
“Kimseye söylemeyeceğine dair... bana söz vermiştin,” dedi. Sadece bu cümleyi kurmak bile nefesini tüketmeye yetmiş, dengesini kaybederek sandalyeye geri yığılmasına sebep olmuştu.
Amber, Damian'ın bu hâlini görünce hızla ayağa kalktı ve masanın diğer tarafına yürüdü. Sağ elini Damian'ın omzuna koydu. “Sakin ol, biz arkadaşız. Birbirimize sırlarımızı—”
Şak!
Amber daha sözünü tamamlayamadan yere kapaklandı.
Yerinden hiddetle fırlayan, öldürme arzusuyla yanıp tutuşan Damian, Amber'a okkalı bir tokat savurmuştu.
Amber dâhil hepimizin önünde sistem panelleri kırmızı alarm vererek açıldı.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Oyuncu: Damian
Cinsiyet: Erkek
Yaş: 26
Zihinsel Durum: Zihinsel Çöküşe Yakın!
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
“Sırrımız sanmıştım!” dedi Damian. Sesi çatallaşmıştı. “Ama sen ne yaptın? Ağzını tutamadın!”
İki eliyle kafasını tutup saçlarını çekiştirmeye başladı.
Sandalyemi tek hamlede geriye itip masanın karşısına geçtim ve yerde yanağını tutan Amber'ın önüne siper oldum.
“Damian!”
Ellerini yavaşça saçlarından çekti, gözlerini kısıp bana baktı. “Sen nereden bileceksin ki?” dedi sinir bozucu bir gülüşle. “Kesin tuzun kuruydu, paşa paşa gelmişsindir.”
Bu aşağılama bardağı taşıran son damla oldu. Artık kendimi tutamıyordum.
Öfkeyle öne atılıp Damian'ın yakasına yapıştım!
“Sırf saçıma dokunmana izin vermediğim için çocuk gibi trip atıyor, önüne gelene zarar veriyorsun!” Yakasını daha da sıkıp yüzünü kendi yüzüme yaklaştırdım. “Seni tanımam için bana kendini açman gerekiyor! Buraya geldiğimizden beri bir kere olsun travmalarınla yüzleşmeye çalışmadın!”
Dudaklarımın kuruduğunu, ciğerlerimdeki havanın tükendiğini hissediyordum. Titriyordum ama geri adım atmadım.
“Benim ne yaşadığımı bilmeden geçip de bana 'tuzun kuru' diyemezsin!” diyerek onu sertçe geriye ittim.
Birkaç adım bocalayan Damian, nefes nefese suratıma baktı. Verecek tek bir cevabı bile yoktu. Hiçbir şey söylemeden masaya geri oturdu. Çatala bile uzanmadan bifteği eliyle kavradı, devasa bir ısırık alıp hırsla çiğnemeye başladı.
Bay Şapka, işaret parmağıyla Damian'ı gösterip sivri dişlerinin arasından kıkırdadı. “Kadınlar bu yüzden çok korkutucu Amber, görüyor musun? Esip gürleyen bir kaplanı ancak dişi bir kaplan dize getirebilirdi.”
Amber pek oralı olmadı; sadece kızaran yanağını oluşturmakla yetindi.
Gözetmen, “İyi misiniz?” diye sordu. “Madem lobi ortamında anlaşamıyorsunuz... Birinci kat tam size göre demektir!”
Nefesimi toplamaya çalışarak şık takım elbiseli, 'harika' Gözetmenimize döndüm. “Bize anlatman gereken şeyler var.”
“Ah, doğru! Senden de hiçbir şey kaçmıyor,” dedi Gözetmen.
“Neden buradayız?” diye sordum, geldiğimiz ilk andan beri kafamı kurcalayan o temel soruyu sesli dile getirerek. “Birbirimizi yiyelim diye mi?”
Gözetmen, sanki bir ağzı varmış gibi masadaki peçeteyi çenesine götürdü, ardından masaya bıraktı. Bas bariton sesiyle sonunda birkaç kırıntı bilgi vermek üzere boğazını temizler gibi yapıp öksürdü.
“Şimdi...” dedi, sesi bu sefer aşağılayıcı değil, kehanet gibi bir ağırlığa bürünmüştü. “Sizler buraya ölmek için gelmediniz. Kaçmaya çalıştığınız geçmişin altında ezildiğiniz için buradasınız. Ve bu kule size bir seçenek sunuyor: Ya katları tırmanıp o 'kalemi tutan elin' karşısına çıkacak ve kaderinizi kendi ellerinizle yeniden yazacaksınız... Ya da bu lobide vicdan azabınızla silinip gideceksiniz.”
“Bir dakika,” diyerek araya girdi Amber. “Kalemi tutan el derken?”
Gözetmen bu soruyla birlikte çizgi filmlerden fırlamışçasına irkildi. Hatta havada saçma bir ses efekti bile çınladı:
Boing!
Gözetmen'in bu absürt tepkisi ve Amber'ın derin felsefi sorgulaması arasındaki tezatlığa dayanamayıp elimi ağzıma götürerek kıkırdadım.
“Şey...” dedi Gözetmen yavaşça arkasını dönerek. Işık halkası panikle titriyordu. “Alegori canım, sadece alegori!” diye sahte bir kahkaha attı. Hemen ardından konuyu değiştirmek için bize döndü: “Evet! Yemeğinizi yediniz mi bakalım?”
Tabağımda soğuyan domates çorbasına, ardından Amber'a baktım. “Benim iştahım kaçtı.”
“Siz bilirsiniz. Birinci katta haddinden fazla kalacaksınız. Bonkör bir patron olarak mağazamdan stok yapmanız için size erzak hakkı veriyorum!” dedi ellerini iki yana açarak.
Hepimizin önünde tekrar bir sistem paneli açıldı. Üzerinde üç farklı paket seçeneği duruyordu:
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
[1. Seçenek] 5 adet konserve domates çorbası, 3 dilim ekmek, 1 litre su.
[2. Seçenek] 3 paket makarna, 2 litre su, 1 adet çakmak.
[3. Seçenek] 10 adet dumanı tüten pirzola.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
Gözlerimi ekrandan ayırmadan mırıldandım: “Şimdi... Stratejik düşünmeliyiz. İki kişi ikinci seçeneği seçerse elimizde iki çakmak olur ki bu tamamen gereksiz.”
Gözetmen başını onaylarca salladı. Işık halkası ritmik bir şekilde parıldıyordu; mantıklı yaklaşımımı takdir ettiği belliydi.
Gülümseyerek panele tekrar baktım. “Ben birinci seçeneği alıyorum. İkinci seçenek bizim için mantıksız, Damian'ın ateş gücü varken çakmağa ihtiyacımız yok—”
“Beni planlarına dâhil etme.”
Gözlerimi ışık hızında Damian'a çevirdim. Bifteğini bitirmiş, az önceki krizine kıyasla biraz daha durulmuştu. Elindeki kürdanla sivri dişlerini kurcalarken tek gözüyle bana bakıyordu. “Fazla samimiyet size yaramıyor demiştim.”
Bay Şapka kıkırdadı. “Dayak istiyorsun galiba, Damian?”
“KES SESİNİ!”
Bu atışmaya ancak gözlerimi devirerek karşılık verebilirdim...
“Amber,” dedim komutana yakışır bir edayla. “Sen kesinlikle ikinci seçeneği seçiyorsun. Buna güven olmaz.”
Bay Şapka yine araya girdi: “Bak gördün mü efendim? Kadınlar cidden çok baskın!”
“Taktik yapıyorum burada!” diye çıkıştım. Sonra pes ederek yumuşadım: “Aman, ne seçmek istiyorsan seç Amber, karışmıyorum.”
Amber panikle bir bana, bir ekrana baktı ve parmağıyla ikinci seçeneğe bastı. Kulakları suçlulukla arkaya yatmış hâlde zoraki bir gülümsemeyle, “Seçtim!” dedi.
“Yalancı!” diye laf attı Bay Şapka.
“Pekala,” dedi Gözetmen. Arkasını dönüp asansörü işaret etti ve tek parmağını şıklatarak hepimizi anında asansörün önüne ışınladı. “Geri döndüğünüzde sizlere harika bir sürprizim olacak!”
Ağır ağır açılan asansör kapılarına baktık ve içeri adımladık.
Sağ elimi havaya kaldırdım; artık paneli açmak için zihnimi zorlamama bile gerek kalmıyordu. Envanter sekmesine tıklayıp Birinci Kat Anahtarı'nı seçtim. Havada süzülen, üzerinde "1" yazan ağır metal anahtarı yakaladım.
Asansörün panelinde, birinci kat tuşunun olması gereken yerde tam buraya uygun bir anahtar deliği vardı. Anahtarı yuvaya sokup çevirdiğim an, delikle birlikte anahtar da holografik bir cızırtıyla yok oldu.
“Sizleri sabırsızlıkla bekliyor olacağım!” dedi Gözetmen, abartılı ve ağlamaklı bir ses tonuyla bizi uğurlarken.
Birinci katın tuşuna bastık. Kapılar kapandı ve kabin yukarıya doğru sarsılarak hareket etmeye başladı...

Ah be Damian neler yaşadı kesin
Bana biraz ergen gibi geldi.